BİR BARDAK ÇAYI İNSANLIK SANDIK, BİR İNSANI YALNIZLIĞA TERK ETTİK!
Mustafa Kızıl’ın Hikâyesi, Serpil Uzun’un Vicdanı ve Unuttuğumuz İnsanlık…
MEHMET KUMCAĞIZ
SAMSUNROTA - Herkesin vicdanı susmuştu. Kimse onu görmüyor ya da görse bile görmezden geliyordu. Görenler ise oturduğu çay ocağında ona bir bardak çay söylemeyi insanlık görevi sayıyordu. Sanki bir bardak çayla bütün sorumluluklarımızı yerine getirmiş, vicdanımızın hesabını kapatmıştık. Oysa biz, bir bardak çayın sıcaklığıyla kendi içimizi ısıtırken bir insanın hayatının nasıl soğuduğunu görmezden geliyorduk.
Onun adı Mustafa Kızıl’dı…Yer 19 Mayıs ilçesi…
Bundan kırk yıl önce nice insanın en mutlu anlarını ölümsüzleştiren bir isimdi Mustafa. Yurt dışına gideceklerin pasaportlarına, kimliklerine fotoğraflar çeken; çocukların doğum günlerini, ailelerin sevinçlerini, gençlerin düğünlerini kare kare hafızalara kazıyan bir fotoğrafçıydı. İnsanların en güzel günlerinde yanlarında olan, mutluluklarına tanıklık eden, nice ailenin hatıralarında izi bulunan biriydi.
Bir zamanlar insanların yüzündeki tebessümü fotoğraf karelerine sığdıran Mustafa Kızıl, gün geldi kendi hayatının en karanlık döneminde yapayalnız kaldı.
Ne acıdır ki insan, başkalarının en mutlu anlarını ölümsüzleştirirken kendi hayatının bir gün böylesine sessiz, böylesine sahipsiz bir hikâyeye dönüşeceğini belki de hiç düşünmemişti.

Sonra devran döndü…
Hayatın yükü, yaşadığı travmalar ve iç dünyasında biriken acılar onu bambaşka bir hayatın içine sürükledi. Bir zamanlar çevresinde insanlar bulunan, toplumun içinde bir yeri olan Mustafa, zamanla yalnızlığın ve çaresizliğin ortasında kaldı. Sevdikleri, yakınları ve onu tanıyanlar varken bir gün kendisini kimsesizliğin eşiğinde buldu.
Sokaklar onun yaşam alanı oldu. Saçları, sakalları, üstü başı değişti. Bir zamanlar fotoğraf makinesiyle insanların hayatlarına dokunan eller, şimdi hayatın ağır yükü altında çaresizliğe mahkûm kaldı.
Peki, biz ne yaptık?
Onu anlamaya çalıştık mı? Yaşadıklarını sorduk mu? Bir zamanlar nasıl bir hayatı olduğunu hatırladık mı? Bir insanın hangi acılardan geçerek bu noktaya sürüklenebileceğini düşündük mü?
Hayır!
Çoğumuz yalnızca baktık. Bazılarımız başını çevirdi, bazılarımız küçümseyici bakışlarla süzdü. Kimimiz onunla alay etti, kimimiz çocuklarımızı yanına yaklaştırmamayı tercih etti. Bir insanın dış görünüşünü, içinde bulunduğu şartları ve hayatının geldiği noktayı onun bütün kimliğiymiş gibi kabul ettik.
Mustafa’yı ötekileştirdik. Onunla aramıza görünmez duvarlar ördük. Belki de en acısı, bir zamanlar hayatımıza tanıklık etmiş bir insanın hayatın dışına itilmesine sessiz kaldık.
Bir bardak çay ısmarlamayı merhamet, uzaktan bir selam vermeyi insanlık, hâlini hatırını sormayı da vicdanımızın gereğini yerine getirmek sandık. Oysa insanlık, bir insanın yalnızca karnını doyurmak ya da bir anlığına yüzünü güldürmek değildir. İnsanlık; onu görmek, anlamak, onurunu korumak ve yeniden hayata tutunabilmesi için elinden tutmaktır.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan şey bir bardak çay değil, kendisini hâlâ insan yerine koyan bir yürektir.
Ve bir gün, vicdanın sesini susturmayan biri çıktı: Serpil Uzun!
Herkesin alıştığı bir manzara hâline gelen bu çaresizliğin içinde, Mustafa Kızıl’ın hikâyesine kayıtsız kalmayan bir isim vardı: Serpil Uzun.
Başkalarının görüp geçtiği yerde durmayı, görmezden gelinen bir insanı görmeyi, toplumun kıyısına itilen bir hayatın sorumluluğunu hissetmeyi seçen bir insan…
Serpil Uzun’u farklı kılan, yalnızca Mustafa’nın yaşadığı sıkıntıları fark etmesi değildi. Asıl anlamlı olan, bu sıkıntılar karşısında kayıtsız kalmamasıydı. Çünkü dünyada acıyı görmek başka, o acının karşısında sorumluluk üstlenmek başkadır. Herkes bir insanın zor durumda olduğunu fark edebilir; fakat herkes onun hayatına dokunmak için elini taşın altına koymaz.
Serpil Uzun, tam da bu noktada vicdanın yalnızca sözden ibaret olmadığını gösteren bir duruş sergiledi. Mustafa Kızıl’ın yaşadıklarını sıradanlaştırmak yerine onun sorunlarına çözüm bulmaya çalıştı; onu görmezden gelmek yerine yanında durmayı, çaresizliğini seyretmek yerine elinden tutmayı tercih etti.

Çünkü merhamet, üzülmekle sınırlı değildir. Merhamet, bir başkasının hayatında iyiliğe dönüşebilmektir.
Serpil Uzun’un bu yaklaşımı, hepimizin kendisine sorması gereken o can yakıcı soruyu yeniden önümüze koyuyor:
Biz ne zaman bu kadar duyarsızlaştık? Ne zaman bir insanın sokakta savrulan hayatına bakıp yolumuza devam etmeyi normal kabul ettik? Ne zaman merhameti birkaç güzel sözle, vicdanı da arada bir uzatılan yardımla sınırladık?
Bir insanın hayatına dokunmak, bazen onun kaybettiği umudu yeniden yeşertmektir. Bazen kendisini unutulmuş hisseden birine, dünyada hâlâ onu önemseyen insanların bulunduğunu hatırlatmaktır. Bazen de toplumun sırtını döndüğü bir insanın elinden tutarak ona yeniden insan onuruna yaraşır bir hayatın kapısını aralamaktır.
İşte bu yüzden Serpil Uzun’un gösterdiği duyarlılık, yalnızca Mustafa Kızıl’ın hikâyesiyle sınırlı değildir. Bu, hepimizin vicdanına yöneltilmiş bir çağrıdır.
Kara Fatmaların, Şerife Bacıların mirası yalnızca tarihte kalmamalı!
Bu toprakların tarihi, zor zamanlarda sorumluluk üstlenen, fedakârlık gösteren, başkalarının hayatı için kendi rahatından vazgeçen kadınların hikâyeleriyle doludur. Millî Mücadele döneminde Kara Fatmaların, Şerife Bacıların ve Fatma Çavuşların gösterdiği cesaret ve fedakârlık, bugün de insanlığın ortak hafızasında yaşamaktadır.
Onlar, imkânsızlıklar karşısında geri çekilmeyen, zorluklar karşısında sorumluluktan kaçmayan bir anlayışın temsilcileriydi.
Elbette her dönemin mücadelesi, her mücadelenin şartları farklıdır. Ancak değişmeyen bir gerçek vardır: İnsanlık, başkasının yükünü hafifletmek için elini uzatanların omuzlarında yükselir.
Bugün de toplumun gözden çıkardığı, görünmez hâle getirdiği, yalnızlığa terk ettiği insanların yanında durabilmek aynı insani duyarlılığın bir yansımasıdır. Serpil Uzun’un Mustafa Kızıl’a yönelik yaklaşımını anlamlı kılan da budur: Başkalarının alışıp kanıksadığı bir çaresizliğin karşısında insan olmanın sorumluluğunu hatırlatması.
Bu hikâye bize bir kez daha gösteriyor ki kahramanlık yalnızca cephede verilmez. Bazen bir insanın hayatına sahip çıkmakta, bazen bir yarayı sarmakta, bazen de herkesin yüz çevirdiği birine yeniden umut olmakta saklıdır.
Peki, sosyal devlet nerede başlar?
Mustafa Kızıl’ın yaşadıkları, yalnızca bireysel bir dram olarak görülmemelidir. Bu hikâye, sosyal devlet anlayışını, toplumsal dayanışmayı ve insan onurunu koruma sorumluluğumuzu da yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Sosyal devlet, yalnızca kanunlarda yazılı bir kavram ya da resmî belgelerde yer alan bir ilke değildir. Sosyal devlet; en zor durumdaki insanın da görülmesi, ihtiyaçlarının belirlenmesi, haklarına erişebilmesi ve yeniden toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli desteğin sağlanmasıdır.
Elbette bir insanın bütün sorunlarını tek bir kişinin çözmesi beklenemez. Bireysel dayanışma ne kadar kıymetli olursa olsun, kalıcı çözümler için sosyal hizmetlerin, ilgili kurumların ve yerel yönetimlerin de sorumluluk üstlenmesi gerekir. Barınma, sağlık, psikososyal destek, sosyal haklara erişim ve topluma yeniden katılım gibi ihtiyaçlar, bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
Serpil Uzun gibi duyarlı insanların attığı adımlar, toplumsal vicdanı harekete geçirebilir. Fakat asıl hedefimiz, hiç kimsenin yalnızca bir hayırseverin karşısına çıkabildiği için yaşama tutunabildiği bir düzen değil; ihtiyaç duyan herkesin insan onuruna yaraşır desteğe erişebildiği bir toplum olmalıdır.
Çünkü bir toplumun gelişmişliği, en varlıklı insanlarının ne kadar zengin olduğuyla değil, en çaresiz insanlarının ne kadar yalnız bırakılmadığıyla ölçülür.
Son söz: Mustafa'yı bir kez daha unutmayalım!
Bugün Mustafa Kızıl’ın hikâyesine bakarken yalnızca geçmişte yaşadıklarını değil, bizim ona karşı nasıl bir sınav verdiğimizi de düşünmeliyiz.
Bir zamanlar insanların mutluluklarını fotoğraf karelerine taşıyan Mustafa, kendi hayatının en zor döneminde toplumun ilgisine, anlayışına ve desteğine ihtiyaç duydu. Onun hikâyesi bize insanların yalnızca bugün içinde bulundukları şartlardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Hiç kimseyi görünüşüyle, yoksulluğuyla, çaresizliğiyle ya da hayatının bir döneminde yaşadığı çöküşle yargılamamalıyız.
Bugün ayakta olanın yarın ne yaşayacağını, bugün başkasına uzaktan bakanın yarın kimin desteğine ihtiyaç duyacağını hiç kimse bilemez.
Serpil Uzun’un duyarlılığı da tam burada anlam kazanıyor. O, görmezden gelinen bir insanın hikâyesinin yeniden görülmesine vesile olan, merhametin yalnızca sözcüklerden ibaret olmadığını hatırlatan bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Bir insanın hayatı gözlerimizin önünde dağılırken biz yalnızca seyirci mi olacağız, yoksa onun yeniden ayağa kalkabilmesi için sorumluluk mu üstleneceğiz?
Unutmayalım; bugün bir köşede yalnızlığa terk edilen insan, dün bizim gibi yaşayan, seven, gülen, hayaller kuran biriydi. Yarın kimin hangi sınavdan geçeceğini ise hayatın kendisi belirleyecek.
Bir bardak çay elbette kıymetlidir. Ama bazen bir insanın ihtiyacı çay değil, elini tutacak bir dost; sadaka değil, onurunu koruyan bir yaklaşım; acınmak değil, anlaşılmak ve yeniden hayata katılmaktır.
Mustafa Kızıl’ın hikâyesi bize vicdanımızı yeniden sorgulatıyorsa, Serpil Uzun’un gösterdiği duyarlılık da bize insanlığımızı yeniden hatırlatıyor.
Ve belki de bütün bu hikâyeden çıkaracağımız en önemli ders şudur:
Bir insanı herkes unutabilir. Ama bir insanı yeniden hatırlamak, bazen bütün bir topluma insan olduğunu hatırlatır.
İyi ki hâlâ başkasının acısını kendi meselesi sayan, merhametini sözde bırakmayan, vicdanının sesine kulak veren insanlar var.
İyi ki Serpil Uzun gibi insanlar, bize insanlığın henüz tükenmediğini hatırlatıyor.
Çünkü vicdan sustuğunda yalnızca bir insan yalnız kalmaz; toplum da kendi insanlığından bir parça kaybeder.








Yorumlar (0)
Fikrinizi Paylaşın